Bölüm 1: Gerçekleşen Rüya ve Tezek Kokulu Gurur Tablosu

Otobüsün arka stop lambaları sisin içinde kaybolurken, elimde valizim, ciğerlerimde köyümün o keskin tezek ve soba dumanı karışımı havasıyla baş başa kaldım. Ocak ayının ayazı jilet gibiydi. Normalde şu an dişlerimin takırdaması, burnumun ucunda düşüp düşmeyeceğine karar veremeyeceğim bir damlanın sallanması gerekirdi, ama hayır. Üşümek ne! Yanıyordum, yanıyordum. Damarlarımda kan değil lav dolanıyordu. Midemde asit değil magma fokurduyordu -diyecem de aslında açlıktan gurulduyordu-. Çünkü cebimdeki telefonda -ekran görüntüsünü alıp duvar kâğıdı yaptığım- tüm sülalenin kaderini değiştirecek o dijital belge duruyordu: Erasmus Kabul Mektubu. Hem de stajlı. Avrupa, bekle beni geliyorum!

Bizim eve giden o çamurlu yokuşunu tırmanırken kafamda olacakları bir film sahnesi kadar net bir şekilde görüyordum. Kapıyı çalacaktım. Annem hamurlu elleriyle açacaktı. Sonra babam belirecekti. Otoriter ama şefkatli sesiyle “Hoş geldin aslanım,” diyecekti. Ben de o tarihi cümleyi kuracaktım: “Baba, Avrupa’ya gidiyorum. Okumaya. Oğlun başardı ha.” Babamın gözleri dolacak, o koca nasırlı elleriyle omzumu sıkacak, belki de dayanamayıp alnımdan öpecekti. Arkadan duygusal bir fon müziği girecekti. Köy meydanında havai fişek… Tamam, havai fişek abartı olurdu ama en azından muhtar anons geçerdi. Aslında işi sonradan muhtara yıkmaya karar verdim, ilk sahnede imam anons geçiyordu ama ya dil alışkanlığından sala verip vefat duyurusu yaparsa! Yok, yok, muhtar yapsın anonsu. Ben işi sağlama alam da.

Evin bahçe kapısına geldiğimde tek bir duam vardı: Allah’ım, n’olursun babam ahırda olmasın. Lütfen. Bu kadar büyük bir haberi, o kesif gübre kokusu eşliğinde vermek istemiyorum. Çerçeve aklımdan hızla geçince beterin beteri olduğunu anlayıp hücuma kalkmış duygularımı bastırmaya çalıştım. Haklıyım ama ya. Bu haber salon takımının olduğu odada, tercihen dantelli örtülerin yanında verilmeliydi. Ciddiyet lazımdı. Tarih yazıyorduk şurada.

Bahçeye girdim. Evden ses gelmiyordu. Ama ahırdan o tanıdık sesler yükseliyordu: “Kızım dur! Hah şöyle… Aferin Sarıkız.”

Hayallerim bir ineğin “Möö” lemesiyle yerle yeksan oldu. Ahırdaydı. Tabii ki ahırdaydı. Kış günü başka nerede olacaktı ki? Adamın ofisi orasıydı. Listelemedikleri için tatil uygulamalarını kara listeye aldığı favori tatil mekânı da orasıydı.

Valizi kapının önüne bıraktım. Olsun dedim kendi kendime. Mekân önemli değil, niyet önemli. Napolyon da savaş planlarını sarayda yapmamıştı herhalde. Belki o da ahırda yapmıştı? Saçmalama, Napolyon’un ahırda ne işi var? Odaklan oğlum. İçeri girdim.

İçerisi hamam gibi sıcak ve boğucuydu. Kesif, geniz yakan, göz yaşartan o “baba ocağı” kokusu yüzüme çarptı. Babam, Sarıkız’ın arkasında çömelmiş, elinde bir kovayla ciddi bir operasyon yürütüyordu. İnek kuyruğunu salladıkça babamın kasketi yana kayıyordu.

“Baba!” dedim. Sesim beklediğimden daha ince çıkmıştı.

Babam kafasını çevirmeden, “Ooo, hoş geldin beyefendi,” dedi. “Hâlen giriyor musun sen buraya ya! Neyse, gelmişken bari gelip şunun kuyruğunu tutuver, suratıma çarptırıp duruyor.”

Aha da başladık işte. “Baba bırak kuyruğu şimdi,” dedim, sesime biraz daha bas ekleyerek. Yanına yaklaştım. Ayakkabılarım anında organik zemine gömüldü. “Sana çok önemli bir şey söyleyeceğim. Hani dersleri verdim demiştim ya…”

“Aferin,” dedi babam, hâlâ kova ve inek memesi arasındaki o hassas dengeyle uğraşırken. “Geçen dönem de verdin. Okuyorsun işte, işin o. Madalya mı istiyon?”

“Hayır baba, bu başka,” dedim. Sese bas tarih olmuş şah damarlarım yüksek ritimli darbuka çalıyordu. Alabildiğimce derin bir nefes aldım -ki bu devasa bir hataydı, ahırda böyle bir derin nefes alınmaz-. “Baba, ben Erasmus’u kazandım. Avrupa’ya gidiyorum. Bir dönem okul, bir dönem staj. Pasaport, vize, hepsi tamam!”

Bekledim. Dünya o an durdu sandım. Sarıkız bile geviş getirmeyi kesti. Babam yavaşça doğruldu. Elindeki süt dolu kovayı kenara bıraktı. O an, işte o andı. Göz göze geldik. Yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Dudakları aralandı. Gururdan ne diyeceğini bilemiyordu zaar. Sülalenin yurt dışına açılan ilk akademik kapısı karşısında duruyordu.

“Avrupa mı?” dedi.

“Evet baba! Almanya, Fransa, İspanya… Gezeceğim, okuyacağım. Daha çok okuyacağım. Lafın gelişi gezeceğim dediydim.”

Babam bana baktı. Sonra Sarıkız’a baktı. Sonra tekrar bana baktı. Yüzündeki ifade ciddileşti.

“Soğuk olur oralar şimdi,” dedi.

“Ne?!”

“Soğuk olur diyorum. İçliklerini aldın mı yanına? Gavur memleketi buz keser, doğalgazı da kısıyorlarmış diyorlar haberlerde.”

“Baba,” dedim, hayal kırıklığıyla omuzlarım düşerek. “Ben sana diyorum ki akademik kariyer, uluslararası vizyon, staj… Sen diyorsun ki içlik!”

Babam tekrar eğilip kovayı aldı. “Oğlum vizyon karın doyurmaz, içlik ısıtır.”

Ne söyleyeceğimi bilemeden babam yön değiştirdi. Yapma baba. Gitme o tarafa. Neyin sarıp sarmaladığını umursamadan, neyle kaplı olduklarına bakmadan ayaklarındaki lastik çizmelerini öpem gitme o tarafa. Dur, dur.

Sarıkız o sırada kuyruğunu “Şlakk” diye suratıma çarptı. Uyanmam gerekiyormuş demek. Bastırdığı fısıltılı kahkahalarını takip ederek babamın peşine düştüm.

“Görüyon mu bunu?” dedi babam parmağıyla duvardaki çerçeveyi işaret ederek. “Hikâyesini hiç anlattım mı sana?”

Orada, tezeklerin ortasında, suratımda inek kuyruğunun iziyle dikilirken bazı şeylerden kaçış olamayacağını anladım. Vereceğim yanıtın işin devamını değiştirmeyeceğini çok iyi biliyordum.

“Sadece birkaç yüz defa anlattın ama muhtemelen unuttuğum bölümleri vardır. Hatırlatabilirsen sevinirim baba.”

“Aman oğul, sakın unutma. Benim babamın hâli vakti yerindeydi. Tarım için yeterli arazimiz de hayvanlarımız da vardı. Bilirsin hayvanları nasıl sevdiğimi. Okumaya hiç hevesim olmadı. Amma velakin benim zamanımda yüksek tahsil şimdikinden çok daha havalıydı. Ben davarlarımla mutluyken önüne gelen kıkırdayıp duruyordu bir köşede. İnat ettim okuyacam dedim, bunu duyan arkadaşlar hiç gizlemeden dalga geçip güldüler.”

Bu hikâyeyi o kadar çok dinlemiştim ki artık her dinlediğimde bir sonra duyacağım harfi biliyordum ama gel gör ki babam sanki ilk defa anlatıyormuş moduna girer ben de farkında olmadan sanki ilk defa duyuyormuşum şaşkınlığına kapılırdım. Gözlerim “Eee, sonra ne oldu,” bakışlarına bürünürken babam aklımdan geçenlerden habersiz devam ediyordu.

“Üniversiteyi kazanıp şehre gittiler. Okulun ilk günü gittikleri üniversitede beni de görünce şaşırmışlardı. Gülüşerek bizi derse girerken izlemeye mi geldin dediler. Derse geldim, ben de burada okuyorum dediğimde yükselen kahkahaları hâlâ hatırlıyorum. Ben onlara inat havalı bir yürüyüşle derse giderken dayanamayıp yol boyu beni takip ettiler, pencereden ders boyu beni izlediler. Dersten sonra kim kimi derse girerken izlemeye gelmiş diye sorunca yanıt verememişlerdi. Besmele çekip bir Fatiha üç de İhlas okuyup kafadan doldurduğum cevap kâğıdı bir net bırakmış, sadece iki kişinin tercih ettiği bölüme yerleşmeme yetmişti. Hocalarımız çok ama çoook iyi insanlardı. Her daim götürdüğüm taze sütü, yoğurdu ve çökeleğimi de çok beğeniyorlardı. Neyse, o saydıklarımın hatırı olmadan sonunda mezun oldum. Sülalemizin ilk üniversite mezunu. Hocalarım çok ısrar ettiler yüksek lisans yapmam için ama ben istemedim. Davarlar beni bekliyordu ben de onlara daha fazla vakit ayırmak istiyordum. Diplomayı alır almaz da hemen çerçeveletip ahırın en geniş duvarına asıverdim, o gün bu gündür burada duruyor işte. Tahsil çok önemli, oğul, ama geçmişini bilmek daha da önemli. Nesilden nesile hikâyemizi anlatmak senin sorumluluğun. Sakın unutmayasın ha. Sen de her ne rasmus demiştinse artık bitirip belgelerini alırsan benim diplomamın yanında seninkine de her zaman yer var, bunu bilesin ha.”

Benim destansı Avrupa maceram babam için ahır duvarında ayırtılmış bir yer kadar önemliydi demek! Kim bilir, belki gün gelir gizli mesajlar bulurum tüm bunların içinde ama şu anda tek istediğim bir an önce ciğerlerimle temiz havayı buluşturmak. İzin isteyip ahırdan çıkarken babamın mırıldandığını duydum: “Kerata büyümüş de Avrupa’ya gidiyor he… Vay be.” O “Vay be” bana yeterdi. Şimdi tek sorunum, o içlikleri valize nasıl sığdıracağımdı.